Serbest Adımlarla

  Özgürlük, doğanın bir parçası olduğun ve bu yeryüzünü senin gibi milyarlarcasıyla paylaştığın bilinciyle, aklının ve vicdanının yardımıyla şekillenen benliğini ve bu benlikten yola çıkan toplumsal bir iş birliğini her yerde var etmendir.
Yort Savul
14 Şub 2010

Serbest Adımlarla

Tanrıların oyunlarında kullandıkları bir zar gibi bu dünya… Yeri göğü  ayrı sallanan, insanları ve leylekleri aynı anda kararan su tutmaz bir cehennem sanki. Ve sanki bin yıldır yağmur yüzü  görmemiş. Ateşi de severiz su kadar. Zaman zaman daha da çok severiz. Yeter ki "tanrılar"ın cehennemine çıra olmasın. Bunca hır gür, koşuşturmaca, kafa patlatan uyku kaçıran politikalar, bunca zulüm... Hiçbir muktedir bunların hiçbirinin nedenlerini mantıklı bir açıklamayla önümüze koyamazken asıl tuhaf olan onların cehenneminde rezervasyonları yapılmış olanların bütün bunları açıklamak için kendilerini paralarcasına mantık aramalarıdır. Kuralları tek taraflı ve çoktan belirlenmiş bir anlaşmayla, varlıkları, varlık zemininden çıkıp, başka varlıklara ve var olduğuna inandıklarına armağan edilenlerin bu cehennemde huzurlu olmalarının yoludur boyunlarındaki itaat ipi. Yaşamını şükür üzerine kurmuş, aslında ne olduklarını bilmediklerinin bekası için her türlü zulmü sinelerinde taşıyanlardır onlar. Onlar ki yüzler, binler, milyarlardır. Birde "huzursuzlar"  var tabi. "Üç günlük dünyada da özgürlükten vazgeçmeyeceğiz." deyip itaat ipini kopartıp atanlar. Uzayda yalnızca hacmi kadar yer tutmayı reddetmektir bu. Hayırsız evlatların babaları tarafından reddedildiği bu coğrafyada, asıl “hayırsızlığın” tarihinin yazılmasıdır. Çünkü asıl hayırsızlar reddedilenler değil, reddeden evlatlardır. Bu topraklar da her geçen gün daha da fazla öğreniyor ki buradan başlayıp yeryüzündeki bütün "babaları" bir hiçlik kuyusuna gönderecek bir “hayırsız evlatlar” korosu yürüyor, serbest adımlarla.              

Kimisi kendinden önce konulmuş ismini reddediyor. O ismi ve onun altında yatan kültürü reddederek yeni bir hayat kurmaya çalıştıklarında, bütün film de sarmaya başlıyor. Bir yanda reddetmenin dayanılmaz hafifliği, diğer yanda yük yük üstünde bir ağırlık. Kimisi renkleri reddediyor. Mavisin dendiğinde pembeyim diyor, grileştirilmeye çalışıldıkça kapkaraya kesiyor. Kimisi renklere yüklenen anlamları, kimisi kendi dini olduğu söylenen bir inanç sistemini, kimi şekerli bir kahve eşliğinde bir canlıyı başka bir canlıdan istemeyi, bir diğeri tanıdığı veya tanımadığı herhangi bir insanı öldürmeyi, kimi sahiplenmeyi ve sahiplenilmeyi, kimisi üniformayı, kimisi birilerine benzetilmeye çalışılmayı, kimi her türlü iktidar ilişkisini reddediyor. Ne tuhaftır, sahip olduğumuz hiçbir şey yokken reddedecek bir sürü şeyimiz var. Aslında hepsi anlamları, kendilerinden önce anlamlandırılmaya çalışılmış anlamsızlıkları reddediyorlar. Ve devletin yalanları, manipülâsyonları birkaç dakikalığına unutulsa gayet kolay anlaşılır bu itaatsizlerin tek derdinin yaşamak olduğu. Örneğin; insanın, kendisinin bu dünyaya gelebilmesi için biyolojik bir gereklilik olan anne-babasının kendi istekleri, ya da isteksizlikleriyle bu gerekliliği yerine getirmiş olduktan sonra onu bütün bir ömür üzerinden atamayacağı kadar borçlu ilan etmelerine karşı çıkması anlaşılamayacak bir şey değildir onlara göre. Gene onlardan biri kalkıp da, hangi imzanın gönül bağından daha değerli olabileceğini ve bir arada olmak için bir sözleşme olması gerekmediğini söylese ne denebilir? Ya da vatan denen şeyin, bir toprak parçasını vatan yapanın ne olduğu, hangi toprak parçasının, uğrunda bir canlı ölecek kadar değerli olduğu ve bir bayrağın bir kumaştan fazla neyi ifade edebileceği sorularını sorarlar. Nasıl doğacağımıza karar veremesek de nasıl yaşayacağımıza kendimiz karar veririz deyip, örneğin o yaşama, her organ gibi vücutlarının bir parçası olan üreme organlarının yön veremeyeceğini söylerler. Muktedirlerin cehenneme çevirdiği bu yaşamı yıkmak, muktedirsiz ve cehennemsiz bir yaşam kurmak aklın ve vicdanın birleşimiyle ortaya çıkan bir karşı duruşla mümkündür onlara göre. Gene onlara göre bu karşı duruş özgürleşmektir. Ve onlar özgürlüğü bir diğerinin özgürlüğünün başladığı yerde biten bir şey olarak ya da duvarların dışında, kontrol edilerek, fişlenerek, gözetlenerek yaşayacakları bir hayatla açıklamazlar: "Hiç kimsenin özgürlüğü bir başkasınınkine bağımlı olmak zorunda değildir ve özgürlük, üzerine kilit vurulmuş, etrafı asker ve polislerle çevrilmiş duvarların dışında olmak da değildir. Özgürlük, doğanın bir parçası olduğun ve bu yeryüzünü senin gibi milyarlarcasıyla paylaştığın bilinciyle, aklının ve vicdanının yardımıyla şekillenen benliğini ve bu benlikten yola çıkan toplumsal bir iş birliğini her yerde var etmendir."

                   İşte o itaatsizlerden biri, Volkan Sevinç şimdi Sincan Cezaevi’nde, üzerine kilit vurulmuş bir kapının ardında tutsak. Her türlü otoriteyi, devleti ve onun yalan kültürünü reddeden bir anarşist o. Devletlerin hukukuna karşı insanla insan ve insanla doğa arasındaki tahakkümsüz bir hukuku benimseyip bunu hayata geçirmeye çalıştığı için tutuklandı. Kapitalizmi, militarizmi ve yalan değerlerle ayakta duran toplumsal ilişki biçimlerini yaşamın her alanında ortadan kaldırmayı hedefleyen ve yaşamak için insanın, insan, doğa ve onlarla arasında kurduğu samimi ilişkiler dışında hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını savunan anarşistler, tarih boyunca yukarıda anlatılan itaatsizlik örneklerinin hepsini bir arada sergilemiş ve insanı baskılayan her şeye karşı durmuşlardır. Bugün vatanın, bayrağın, küçük bir devlet olan ailenin, kurumlaşmış dinin ve devletin her şeyin üzerinde olduğu ve her şeyin üzerine ölüm gibi çöktüğü bu topraklarda da benliklerini zapt etmeye çalışan her şeyin karşısında dimdik durmaktalar. Volkan Sevinç, o hücrede dimdik durmakta. Ve bizim de bu itaatsize söyleyeceklerimiz var: 

     Duvarlarının seni sıkıştıramadığı bir hücrede okuyacaksın bu mektubu. Bu mektup senden önce okunacak ve üzerine bir not düşülecek:  Görülmüştür.  Onlar yalnızca gözlerinin yettiğini görsünler bırakalım. Bu satırların arasına gizlenmiş bir yoldaşın, sen bu kâğıdı eline alır almaz başını çıkartıp sana gülümsediğini göremeyecekler ve kulağına fısıldadıklarını duyamayacaklar hiçbir zaman. Senin ellerine vurdukları kelepçeyle hırıltılı sevinç naraları atanlar ateşe zincir vurulamayacağını sürekli sıfırladıkları hafızalarıyla unutmuşlar ve hayallerin insanı nasıl kanatlandırdığını bilmiyorlar. Ama bizler, yeryüzü ahalisinin kara çocukları olarak iyi biliyoruz; hayal kurmayı da o hayalleri yaşatmayı da. Hücreleri içimize yerleştirilmeye çalışılan bir yaşamı reddetmenin sonsuz hafifliğini, yüz yıllardır yaptıkları gibi tahakkümle elimizden almaya çalışıyorlar. Adaletsizliğin sarayları insanın olmayan yasaların hükmünü veriyor. Her türlü tahakküme karşı kendi özgürlüğün ve başkalarının özgürlüğü için savaşırken hapsedildiğin o hücrenin parmaklıklarından içeri bakanlar, yüzünün, yeryüzünün tüm kara parçalarındaki ezilen ve yok sayılanlar tarafından paylaşıldığını bir an görseler ne yaparlar merak ediyorum. Biz yeryüzünün, ellerinde yürekleri kadar ağır taşlar taşıyan her renkteki çocuğuna yüzümüzü verdik. Ve bugün senin yüzünü taşıyoruz. Senin hapsedildiğin haberini alanlar bir alışkanlıktan olsa gerek bize üzülmememizi söylüyorlar. Özlemenin bir üzüntü sebebi olmadığını anlattığımızda ise yaşamın bizler için olduğu gibi devam ettiğine şaşırırcasına bakıyorlar yüzümüze. Dert yanmayışımızı, şikâyet etmeyişimizi hâlâ atlatamadığımız bir şokun etkisine bağlıyorlar belki de. Yaşamları gün be gün ellerinden alınanları, hapishanelerin varlığı değil de tanıdıkları birinin o hapishanelerden birinde oluşu etkiliyor. Biz onlara senin yüzünü veriyoruz. Parçalamaya içlerindeki hücrelerden başlasınlar ve küçükten büyüğe hücreler parçalanmadıkça birilerinin tutsak edilmesine şaşırmasınlar diye. Yaşamın her yerde ve her zaman devam edeceği bilinciyle bekliyoruz seni yoldaş. Yüreğimizde taşıdığımız o yenidünyayı ve kuracağımız gerçek yaşamı daha da büyütmüş olarak karşılamak için seni, sokaklarda, emek ve özgürlük mücadelelerindeyiz gene. Ellerimizde bazen taş, bazen kalem ama dilimizde ve yüreğimizde hep anarşi. Biz üzülmüyoruz yoldaş. Ağıt yakmak ve dilemek bizim işimiz değil. Biz yeni günler ve yaşamlar yaratıyoruz. Bugün güce dayanan varlıklarını bize kabul ettirmeye çalışanların tüm tarihten af dileyeceği günü göreceğiz birlikte. O gün geldiğinde ve kilit vurulmuş bütün kapılarla beraber bütün duvarlar da yıkıldığında yeryüzü hepimize yeten bir şenlik yerine dönüşecek. Bir şenlik sabahında gene birlikte olacağız yoldaş. Anarşiyle kal.  

  Gökhan Korkusuz